Çünkü biz çoğu
zaman düşünmeyi öğrendik… ama hissetmeyi değil.
Ne hissettiğimiz sorulduğunda “iyiyim” deyip geçtik.
Oysa “iyiyim” bazen kırılmış bir kalbin üzerini örtmekti, bazen de anlaşılma
ihtiyacının kısa bir kaçamağı…
Duygular,
içimizde ki misafirler gibidir.
Kapıyı açarsan anlatırlar, açmazsan içerde gürültüyle büyürler.
Bir düşün…
En son ne zaman gerçekten durup kendine şunu sordun:
“Ben şu an ne hissediyorum?”
Ve cevabı
acele etmeden dinledin mi?
Belki
yorgunluktu hissettiğin, ama aslında değersizlikle karışmıştı.
Belki öfkeydi, ama altında kırgınlık saklıydı.
Çünkü duygular tek katlı değildir. İç içe geçmiş odaları vardır.
Duygusal
okuryazarlık, o odaların kapılarını nazikçe açabilmektir.
Yargılamadan… kaçmadan… susturmadan…
Kendine
şefkatle yaklaşabilmektir.
Duygusal okuryazarlık sadece
duyguları anlamak değildir;
onlarla birlikte yaşamayı öğrenmektir.
Hayatı güzelleştiren de tam
olarak budur.
Çünkü insan, ne hissettiğini bildiğinde artık kendine yabancı olmaz.
İçinde olup bitenle kavga etmek yerine onunla konuşmaya başlar.
Bir sabah sebepsiz yere
huzursuz uyandığında, bunu bastırmak yerine kendine şunu diyebilirsin:
“Demek ki içimde ilgi isteyen bir şey var.”
Ve işte o an, günün yönü değişir.
Duygusal okuryazarlık hayatı
dramatik şekilde değil, zarifçe dönüştürür.
Kırgınlıklar daha çabuk onarılır, çünkü neyin kırıldığını bilirsin.
Sevinçler daha derin hissedilir, çünkü onları fark edersin.
İlişkiler daha gerçek olur, çünkü artık rollerle değil duygularla temas
edersin.
Ve belki de en önemlisi…
Kendine karşı daha yumuşak olursun.
Hatalarını acımasızca
yargılamak yerine, onların altındaki ihtiyacı görmeye başlarsın.
“Ben neden böyleyim?” demek yerine
“Ben aslında neye ihtiyaç duyuyorum?” diye sorarsın.
İşte bu küçük soru bile hayatın
tonunu değiştirir.
Daha az gürültü, daha çok anlayış…
Daha az savaş, daha çok temas…
Ve fark etmeden, hayatın içinde
yürürken yüklerin hafifler.
Çünkü artık sadece yaşamıyorsundur…
Kendinle hayata akıyorsundur.
En güzeli de şu
ki:
Kendi kalbini anlayan insan, başkasının kalbine de daha yumuşak basar.
Birinin ses
tonundaki titremeyi fark eder.
Bir “iyiyim”in aslında yardım çağrısı olabileceğini hisseder.
Daha az kırar, daha çok anlar.
Belki dünya
bir anda değişmez…
Ama bir insanın iç dünyası değiştiğinde, o insanın dokunduğu her şey biraz daha
yumuşar.
Bu yüzden
bugün kendine küçük bir alan aç.
Birkaç dakika bile olsa…
Telefonunu
kenara bırak, zihnini sustur ve kalbine sor:
“Bugün bana ne anlatmak istiyorsun?”
Cevap hemen
gelmeyebilir.
Ama merak etme…
Kalp sabırlıdır. Dinlenmeyi bekler.
Ve bir gün,
sen gerçekten dinlediğinde,
içinde hiç bilmediğin bir dilin kapıları açılır.
O dil…
Senin en gerçek halindir. 💙
Gerçek bir gün
dilerim…
24 °C
Yorumlar
Yumuşacık nezaketli huzur dolu bir anlatım okurken dinginleştim bilgeleştim teşekkürler❤️
0 0